"Profesyonel futbolda bunlar normal şeyler" çığırtkanlığı ile başladı her şey. "Günümüz futbolu" klişesi ile kök saldı içimize. Eskiden "temaşa zevki" ile birlikte anılan futbol, giderek "prime time" ve "izlenme oranları" kavramlarıyla bütünleşti. Takım olarak topluca girilen transfer görüşmeleri yerini faks yoluyla imzalatılan sözleşmelere ve "garanti para" kavramlarına bıraktı. Futbolun altyapısında müşiş gelişmeler yaşandı bir yandan. Statların zemini birinci kalite İngiliz çimleriyle kaplanırken, futbolseverlerin içini kaplayan sıkıntıyı göremedi kimse. Giydiği takımın formasını yere atanlar mı görmedik? Ya da aldığı tranfer taksidini ayaklarının altında çiğneyenler mi?

"Para, para, para" diyen Napolyon'un günü birinde gelinecek noktada, "endüstriyel futbol" un en kestirme tarifini de yaptığını fark edemedik bir türlü. Stadlara gidemeyen milyonların, takımını izlemesinin önüne en karıncalısından "şifreli yayın" duvarlarını hep birlikte ördük. Kombinesi olmayanları ikinci sınıf taraftar ilan ettik hep birlikte. "Seyirci" kavramının altını oyup, "Holigan" harcıyla doldurduk boşalan yerleri. Yönetimde etkin taraftar grupları yarattık el ele vererek.

Dünya Kupalarının giderek 1-0'lık maçlar silsilesi haline dönüşmesine sızlanarak şahit olduk hepimiz. Hem de kupa bitmeden petrol milyarderi "kulüp sahiplerinin" patlattığı 100 milyon dolarlık transfer bombalarını avuçlarımız patlarcasına alkışlayarak. "Camia" kelimesini ikinci plana itmek için omuz verdik gücümüz yettiğince. "Ne kadar ekmek, o kadar köfte" deyişini dilimize pelesenk yaptık. Her fırsatta cümle içinde kullanmaktan haz alarak hem de... Futbolun şölen havasını yoldan çıkarıp, en yakın şarampole yuvarladık "endüstriyel futbol" safsatalarıyla!

Beraberliklere para ödülü koyarken hiç düşünmedik "0-0 lık maçlara razı mı olacağız?" diye. Bir yandan rakibin oyununu bozanlara meşiyeler düzüp sertliğe prim verirken, diğer yandan futbolun özündeki güzellikleri sergileyen bir avuç futbolcuya üç rakamlı bedeller belirledik. Amerikan Doları olarak üstelik.

Bilmem hak verir misiniz? Benim gibi 35'ine yaklaşanlar, belki de mahalle aralarında plastik topla döktüren bir neslin koruma altına alınması gereken son temsilcileri... Birçokları idrak etmiş olsa da üzerinde fazla durmaz, oysa bugünlerde görkemli sitelerin yükseldiği arsalardan başarısız röveşata girişimleriyle dolu mahalle maçları, ağustos sıcağından bunalmış bünyeyi bir sade gazozla serinletme çabaları geldi geçti. Maçı kazanmanın verdiği gurur, mahalle bakkalının uzattığı gazozun sevincine karıştığında elbet boşuna değildi, bakkala Lennart Johansson, gazoza da UEFA Kupası muamelesi yapışımız. Kaybedene bir "fırt" içirecek kadar yufka yürekli, yeteneksiz top sahibini kaleye geçirecek kadar acımasız olabilen ama her şeyden önce futboldan zevk almayı bilen bir neslin son temsilcileri...

Şimdilerde ne bakkal kaldı, doğru dürüst ne de top oynanabilecek bir arsa. Zaten zamane çocukları da açıp Playstation'larını "Pro Evolution Soccer" oynamayı, çayır çimen kokusuna tercih eder oldular. Winning Eleven'da dömi volenin tuş kombinasyonunu zehir gibi bilen çocuklar, toprak sahada hüzünlü bir provasını yapıp da yara bere içinde kalmadan Ronaldinho'nun Villareal'e attığı o muhteşem golün hakkını verebilirler mi? Ya da çocuk pornosu haberleri böyle ayyuka çıkmışken, ebeveynler çocuklarını komşu mahalleye, gazozuna maç yapmaya gönderirler mi? Bırakınız efendim evde otursunlar, PS2 başında uslu "happy meal" neslinin cengaverleri olsunlar... Sabahın serininde tertemiz kıyafetlerle oynamaya yolladığı çocuklarını, akşam karanlığında çimen lekeli kıyafetlerinde toz toprak içinde karşılayan annelerimizin güdümlü terliklerinden sakınarak büyüyen bizler, amatör ruhun bayraktarlığı yapmaya amadeyiz zaten. Sahi yeri gelmişken, "çimen lekesi" ne zaman kalktı televizyondaki deterjan reklamlarından? Kan, kahve ve meyve suyu lekeleri ne anlatmaya çalışıyor bizlere? Akan kan, kanı akandan daha mı önemlidir diye sorsam, "cana geleceğine mala gelsin" mi dersiniz yoksa "mal canın yongasıdır" diyenlerden misiniz?

O zamanlar biraz imkansızlıktan, biraz da adettendi derbi maçların 14.30 da oynanması... Her hafta muntazaman radyo başında dakika ve skor aldığımız Anadolu şehirlerine anlaşılmaz bir sempati duyar, Alsancak Stadı'nın arkasındaki binayı her özet seyredişimizde merak ederdik. Ofsayttan doğan endirekt serbest vuruşlar, ceza sahası içinde demarke vaziyette bir oyuncuyla mutlaka buluşur, Altay maçlarından aşina olduğumuz "Şuuuuut! Yandaaannn dışarıdaaa!" nidaları, "Mikrofonlarımız Gaziantep'te" anonslarına karışırdı. Pazar günlerinin rutinlerinden biri sobaya yakın konuşlanıp ödevleri yapmaya kasmaksa eğer, diğeri de mutlaka bu maç yayınları olurdu. Tezahüratlardaki masumiyet, Aristo mantığı tadında olur ve elbette köpek salata yemez, aslan Fener/Cimbom/Kartal da gol yemezdi. Sekiz futbolcunun aynı anda transfer görüşmesine girdiği ve topluca imzaların atıldığı günlerdi o günler. Ve futbol endüstrileşerek devleşmemiş, içimizdeki çocukları yutmaya başlamamıştı o zamanlar... Aykut Kocaman'ın aşırtma gollerini izlemiş, Rıza Çalımbay ve Raşit Çetiner'in usta penaltıcılar olduğunu bilen o neslin futboldan aldığı tat kadar duruydu futbol.

Top ve oyuncu seçimini "Alırım veririm ben seni yenerim" metoduyla gerçekleştirişimiz, itiraf etmek gerekir ki hiçbirimizin cebinde yazı tura atacak paranın olmayışındandı. Hem çocukların parayla ne işi olurdu ki? Hayat güzeldi, yaz tatilleri uzun ve futbol kampı tadındaydı. Yaz spor okulları literatürde yoktu ki o zamanlar...

Bugünün çocukları cep telefonu olmadan kendisini ne kadar çıplak hissediyorsa, bizim nesil de mahallenin tek topu patladığında aynı duyguları hissediyordu sanırım. Bozulmuş moraller topun iki parça haline getirilip kafaya geçirilmesiyle bir nebze olsun düzelir, imece usulü bir top alabilmek için annelere yalvarmaya gidilirdi. "Official product" şöyle dursun, salı pazarından bir forma kapabilenler gururla giyerlerdi insanın tenini yakan o naylon formaları... Çocuktuk işte ve futbolu seviyorduk!

Modern futbolun bizlere kazandırdıklarını inkar etmek muhakkak ki, yapılacak en aptalca kritiklerden biri olur. Altını çizmek istediğim modern hayat ve modern futbolun bizlere kaybettirdikleri... Hangisi daha ağır basıyor derseniz, hemen söyleyeyim futbola cari hesaplarla bakan gözlerden değilim. Bugün Fenerbahçe ve Galatasaraylılar'dan oluşan karma tribünler kulağa nasıl imkansız geliyorsa, bizim nesil içinde futboldan vazgeçmek o manaya geliyor. Söylediğim gibi çocuktuk işte ve futbolu seviyorduk! Büyüdük hala seviyoruz!